Ekonomik sorunlara ESKİ bir bakış

2018-08-30T19:37:06+00:00

Bir süredir kötü giden ekonomi sebebiyle zor durumda olan pek çok arkadaşım bana e-posta yollayarak ya da arayarak kendi durumları ile ilgili fikrimi soruyorlar. Özetle onlara ne diyorum?

1. Önce eskiyi bırakın: İlk olarak şunu anlamak lazım ki içinde bulunduğumuz yeni zorlu durumlar eski alışkanlıklarla yönetilemez. Çoğu insan özellikle de her şey iyiymiş gibiyken maddi bir zorlukla karşılaşanlar ilk olarak kendilerine bu durumun geçici olduğu yalanını söyler. Doğrudur bu durum geçicidir ama bu durumun geçici olması, bu durum sona erdiğinde bizim eski yaşam tarzımıza döneceğimiz anlamına gelmez. Bu durumun geçici bir zorluk olduğunu, kısa süre sonra her şeyin eski düzenine döneceğini zanneden insan aslında tembeldir ve rahatını bozmak istemiyordur. Rahatını bozmak istemediği için de gerekli olan şeyleri yapmayıp aslında var olan durumu daha da kötüleştiriyordur. Bu sebeple de şu anki gibi zorlu durumlarda yapmak gereken ilk şey hızla bundan böyle yeni bir gerçekliğin geçerli olduğunu kabul etmek ve hızla bu gerçekliğe uyum sağlamamız gerektiğini fark edebilmektir. Esnek bir zihne ve korkusuz bir kalbe sahip olan insanlar her şeyden önce hızlı reflekslerle yeni gerçekliği incelemeye ve bu gerçekliğe uyum sağlamaya girişirler. Özetle eğer içinde bulunduğumuz bu zorlu durumdan bir an önce çıkmak istiyorsanız ilk olarak bu durumu düşman olarak görmeyi bırakın. Bu durum yeni bir durum. Bu durumun kendi kuralları ve düzeni var. Hızla bu düzeni öğrenin, yeni kuralları anlayın ve olabildiğince çabuk eski olanı bırakıp yeni olana uyum sağlayın. En fazla kayıp yaşayanlar eskiye takılıp de yeniye geçmekte ayak direyen ya da geç kalanlardır. Eskiye tutunduğunuz her saniye zararınız büyür. Hindistan’daki maymun tuzaklarını duymuşsunuzdur. Bir testinin içinde yemek vardır. Maymun açık avucunu testiye rahatça sokar ama yemeği kavradıktan sonra yumruk yaptığı elini testiden çıkaramaz. Tuttuğu yiyeceği bir türlü bırakmadığı için de avcı tarafından kolayca yakalanır. Tuzak çok basittir. Maymunu yakalayan tuzak değil hayvanın kendi açgözlülüğüdür. İşte bu sebeple eskiye tutunmayı sürdürdüğünüzde kendinizi maymun tuzağına soktuğunuzu unutmayın.

Hazırlıklı olun: Yaşadığımız hayatın temeli belirsizlik üzerine kuruludur. Daima bilinmelidir ki ileride bir yerde bizi zor zamanlar beklemektedir. Çoğu insan adeta hayatta olumsuz şeyler olması tuhaf ve ender bir şeymiş gibi bir hissiyat içindedirler. Oysa kötü şeyler olur ve olacaktır. İçinde yaşadığımız gerçeklikte bunun son derece olağan olduğunu anlamalı ve gerçekliğe uygun hareket etmeliyiz. Ekonomik krizlerin olması kaçınılmazdır; neredeyse yüzde yüzdür. Hatta bu krizlerin zaman döngüleri bile yaklaşık olarak bellidir. Siyasi belirsizlikler kaçınılmazdır. Hastalık kaçınılmazdır. Ölüm kaçınılmazdır. Bu sebeple eğitimsiz bir zihin gelecekte kötü şeylerin olabileceğinden endişe duyar ama bunlara nasıl hazırlanacağını bilemez. Sadece endişelenir ve gelecekte kötü bir şeyler olmamasını umar. Eğitimli bir zihin ise gelecekte kötü şeyler olabileceğini bilir ve bunlara hazırlanır. Ordusu, olası en korkunç savaşa hazır olmayan bir ülkenin barış içinde yaşaması düşünülemez. Olası en kötü ekonomik çalkantıya ve çöküşe hazır olmayan bir kişinin ya da şirketin güvende olması düşünülemez. Savaş sanatı çalışan bir savaşçı bela aradığını için değil, tersine bela

kapıyı çaldığında bedenini ama çok daha önemlisi duygularını kontrol edebilmek için çalışır. Bizlerin de ilk olarak bu tür büyük ekonomik krizlere hazır olmamız gerekir. Eğer bu tür krizlere en başından beri hazırlanmıyorsak o zaman şu an için yapabileceğimiz şeyler sınırlıdır. Akıllı bir insan, iyi zamanlarda kötü zamanların geleceğini bilir ve buna hazırlanır. Bu sebeple de kötü zamanlar geldiğinde bu zamanlar ona hazırlanan kişi için kriz değil bir fırsat olur. Bu sadece ekonomik krizler için değil her tür kriz için geçerlidir. Duygusal bir krize hazır olmayan bir insan duygusal bir kriz yaşadığında allak bullak olur ve kendini psikolojik bir felaketin içinde bulur. Öte yandan zihnini sürekli eğiten, duyguları yönetmeyi öğrenen, dışa bağımlı olmayan bir huzuru yakalayabilen insan yaşamsal bir krizle karşı karşıya kaldığında büyür. İşte bu sebeple “belirsizlik” tarafından yönetilen bir evrende en önemli şey “hazır olmaktır”. Heraklitus’un paradoksunu hatırlayın: “Beklenmeyeni bekleyin yoksa ona asla sahip olamazsınız.” Hazırlıklı zihinler bunun ne anlama geldiğini anlayacaklardır.

Hazırlıklı olmak için sadeleşin: Genel bir kural olarak varlığı artan insanın ihtiyaçları da artar. İnsan eğer yeterince akıllıysa ve varoluşunun basit yaşamsal zevklerin ötesinde bir anlamı varsa, varlığı artarken ihtiyaçlarını artırmaz. Varlıklı olmak ile zengin olmak arasında çok ama çok önemli farklar vardır. Bu farklardan ilki zenginliğin büyük bir sorumluluk gerektirmesidir. Zenginliğin sorumluluğunu anlayamayan ve bu sorumluluğu alamayan insan ya kendini yoksul bir halde bulur ya da zenginliği onu manevi olarak yiyip bitirir. Bu sebeple zenginlik özenilmesi gereken bir şey olmamalı, sadece “layık olan”ın taşıması gereken bir “YÜK” olmadır. Zenginlik bir hedef olmamalı ama varlıklı olmak kesinlikle bir hedef olmalıdır. Nedir varlıklı olmak? Varlıklı olmak yemek, içmek, barınmak, giyinmek, zorunlu harcamalar, sağlık ve ulaşım için çalışmak zorunda olmamaktır. Ayrıca çalışamayacağımız zamanlar için birikim sahibi olmak ve bize ihtiyacı olanların ihtiyacını karşılamak da “daha” varlıklı olmanın göstergelerinden bir tanesidir. Burada kural çok nettir: Yemek dediğimizde lüks beslenmeyi değil sağlıklı şekilde doymayı, barınmak dediğimiz zaman lüksü değil ihtiyaçlarımızın karşılanmasını anlamamız gerekir. Yani özetle temel ihtiyaçlarımız bizin onlar için çalışmamıza ihtiyaç duymadan karşılanabiliyorsa varlıklı bir insanızdır. İşte bu, yaşamsal hedeflerimizden bir tanesi olmalıdır. Niçin? Çünkü bu sayede büyümek için zaman ayırabiliriz. Doğu öğretilerini öğrenmeye başladığımda, aydınlanmış öğretmenlerim, gerçekten öğrenebilmem için sahip olmam gereken 4 şeyi şöyle sıralamışlardı: Doğru yöntem ve doğru usta; para; doğru yoldaşlar; ve mekan. Para konusunu konuşurken bana ya varlıklı olup parayı düşünmememi ya da fakir olup rahip olmayı tercih etmemi ve bu sayede parayı düşünmememi söylemişlerdi. Hâlâ para için çalışarak aydınlanman imkansız olmasa da kolay olmayacak diye uyarmışlardı. Dolayısıyla bu maddelerdeki para amaç değil, sadece bir araçtır. Büyüyebilmek için temel ihtiyaçlarınızın karşılanması gerekir. Hayatın tek anlamlı amacı büyümektir. Bu sebeple varlıklı olmayı manevi hayatın karşıtı sanma yanılgısına kapılmamalısınız.

Ekonomik açıdan zor zamanlara hazırlanmak için varlığınız artmalı ama ihtiyaçlarınız artmamalıdır. Bu, aynı zamanda psikolojik, duygusal ve manevi gelişimin de anahtarlarından bir tanesidir. Artan varlık zenginliğe düşünürse bununla ne yapacağınız ayrı bir konudur. (Şu an bu makalenin amacı, faydalı olması umuduyla size basit öneriler sunmak ama bunu fazla ayrıntıya girmeden yapmaktır. Ne de olsa bu kısa bir makale, bir kitap değil. Belki ileride bir sohbet ya da bir yazının konusu olarak şu an yazdıklarımı daha geniş paylaşmam mümkün olabilir.) Önemli olan tasarrufu bir hayat tarzına dönüştürmeyi başarabilmemizdir. Bugün ekonomi denildiğinde aklımıza tüketmek geliyor. Bugünün ekonomisi tüketmeye, tüketebilmek için de borçlanmaya dayalı. Yani bugün ekonomik denildiğinde aslında borçlanmayı anlamamız gerekiyor. Oysa ekonomi adı üzerinde ekonomik olmak zorunda değil midir? Maalesef günümüz ekonomisinde geçer akçe bu değil. Peki o zaman siz ne yapmalısınız? Günümüz ekonomisinin kurallarına mı uymalısınız? Hayır, hem de kesinlikle hayır. Bizlerin ekonominin gerçek kurallarına uymamız gerekir: yani ekonomik olmak, tasarruf etmek ve ihtiyaç fazlası yaratarak kaynakların tükenmesini engellemek. Gerçek ekonomi evrensel bir kanun gibidir. Kanunlar ihlal edildiğinde büyük zararlar doğar. Bu sebeple ne yapıp edip tasarrufu ve sade yaşamı öğrenmemiz gerekir. Çoğu insana tasarruf etmesini söylediğimde aynı yanıtı alırım: “Zar zor geçiniyorum nasıl tasarruf edeyim?” Bu kendimize söylediğimiz bir yalandır. Bu yalana inanmayın. İnanmayın çünkü herkes ABD’li gibi yaşasaydı bize 4 dünya, herkes Kuveytli gibi yaşasa 5 dünya, herkes Kanadalı gibi yaşasa 4 dünya, herkes Nepalli gibi yaşasa 2 dünya, Türk gibi yaşasa 2.5 dünya gerekecekti. Demek ki yoksul değil aşırı tüketerek yaşıyor ve yoksulluk dediğimiz şeyin aslında az tüketmek, daha doğrusu gerçekten ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketmemek demek olduğunu anlayamıyoruz. Zar zor geçiniyorum nasıl tasarruf edeyim diye yakınan bir insanın aslında hayatındaki anlam yetersizliğinin bunalımını maddi yetersizlik olarak tanımladığını anlamasını sağlamamız gerekir. Herkes tasarruf edebilir. Sokakta yaşayan bir evsiz bile. (Daha fazlası bir sohbetin ya da daha geniş bir yazının konusu olsun.)

Kontrol edebildiklerinizi ve kontrol edemediklerinizi doğru değerlendirin: Hayat kontrol edemediğimiz şeyler ile kontrol edebildiğimiz şeylerin karşılıklı dansından ibarettir. Kimi insan hayatın tümüyle kontrolümüzün ötesinde olduğuna inanır. Bu tür deterministik, kaderci bir bakış açısı maalesef kaderin kölesi olmamıza sebep olur. Doğrudur kader vardır, karma vardır ve üzerimizdeki etkisi kaçınılmazdır ama aynı zamanda özgür irademizin de var olduğunu anlamamız gerekir. Mecburum, yapacak bir şey yok, elim kolum bağlı, elimde değil, yapamam, karşılayamam, maliyetinin altından kalkamam, beni aşar, ne yapayım tarzı tüm yaklaşımların kaderci yaklaşımlar olduğunu anlamamız gerekir. Kaderci yaklaşım, büyümenin olanaksız olduğu bir yaklaşımdır. Kader bir anlayış meselesidir. Kader bir karakter meselesidir. Kaybetmeyi alışkanlık haline getiren insanın bahanesi kaderdir. Kaybetmek bir alışkanlıktır; kazanmak da öyle. Bunun için nelerin kontrolümüzde nelerin kontrolümüzde olmadığını doğru anlamamız gerekir. Kontrolümüzde olmayanlara sakince,

bağırıp çağırmadan, enerjimizi boşuna harcamadan, duygularımızı allak bullak etmeden katlanırken, aynı anda tüm enerjimizi elimizde olanları yapmaya adamak kadere yön değiştirmenin ve özgür irademizi kullanmanın anahtarıdır. Kader de özgür irade de kendimize anlattığımız birer hikayeden ibarettir. Hangi hikayeye inanmayı tercih ettiğimiz bize kalmıştır. Zorunluluklar vardır ama bunlar kader değildir. Zorunluluk sadece zorunluluklardır o kadar. Onlara bunun dışında anlamlar yükleyip de elimizi kolumuzu bağladığımızda kendimizi kader adı altında bir alışkanlığa, bir hikayeye teslim etmiş oluruz. Hikayenizi değiştirmeyi öğrenmelisiniz. Bunun için ilk olarak nelerin elinizde olduğunu nelerin elinizde olmadığını doğru değerlendirebilmelisiniz. Doğru değerlendirmenin ardından enerjim yok, gücüm yok, çarem yok, kaynağım yok gibi palavraları ve kendi kendinize yaptığınız kara büyüyü bir kenara kaldırmalısınız. İnsanın en büyük kara büyücüsü kendisi ve çevresindeki insanlardır. Kendini hikayesine ikna etmeye çalışan insan ilk olarak arkadaşlarını bu hikayeye ikna eder. Hikayemiz onlar tarafından da beslendiğinde artık bizim gerçekliğimiz olur. Bu sebeple kendi kendinize büyü yapmak için arkadaşlarınızı kullanmayın. Tersine kendinize yaptığınız büyüyü fark edin ve sonra bu büyüyü aşın. İstediklerinizi elde etmek içinse doğru düzgün çalışmak icat edilmiştir.

Perspektif kazanın: Her gün tıpkı yüksek bir tepeye çıkıp da çevreye bakar gibi yaşamın akışına daha yüksek bir yerden bakın. Hayali tepenize çıkın. Bu hayali tepe kazancı ve kaybı bir kenara kaldırdığınız yer olmalıdır. Yükseğe çıkabilmek için ne kaybedeceğim ne kazanacağım diye düşünmeyin. Kazancın ve kaybın ötesinde sadece büyük resmi, hayatın yönünü görmek için bakın. Duygularınıza kapılmadan, taraf olmadan, kazanç ve kaybın ötesinde bir bakış açısıyla hayata bakmak size inanılmaz iyi gelecek. İlk olarak

gevşeyeceksiniz. İkinci olarak nasıl ki ormanda kaybolan bir insan daireler çizerek dolaşırsa siz de hayatınızda aynı yanılgıların, isteklerin ve korkuların, inançların çevresinde daireler çizerek dönüp durduğunuzu göreceksiniz. Nasıl ki kaybolan bir insan yüksek bir tepeye çıktığında perspektif sayesinde nereye gitmesi gerektiğini görürse siz de içinizdeki tarafsız yüksekliğe çıktığınızda hayatınızın doğal yönünü görebileceksiniz.

Niçinlerinizi sorgulayın: Niçin sorusuna yanıt veremeyen bir insanın sadece yönü değil coşkusu da yoktur. Yalnızca niçin sorusuna anlamlı yanıt verebilen bir insan yaptığı şeye coşku ile bağlanır. Eğer o kadınla niçin birlikte olacağınızı berrak şekilde yanıtlayamazsanız o kadın için mücadele edemezsiniz. Niçin para kazanmak isteğinize anlamlı bir açıklama getiremezseniz para kazanmak için gerekli olan çabayı gösteremezsiniz. Niçin meditasyon yapmak istediğinizi anlamlı bir şekilde açıklayamazsanız ilk zorlukta pes edersiniz. İnanın bana istediğinizi sandığınız şeye ulaşıncaya kadar sizi tahmin edemeyeceğiniz kadar zorluk, defalarca tökezleyip düşmek bekliyor. Kimse sadece elde etmek istediği şeyi bildiği için düşmekten kurtulamaz. Düşmek kaçınılmazdır. Eğer bu yolculuğun bir anlamı varsa düşmek sizi durduramaz ama eğer yolculuğunuzun amacı yoksa ilk tökezlemede yürümekten vazgeçersiniz. Bu sebeple niçinlerinize doğru yanıtlar verin. Niçin bu zor durumları atlatmak istiyorsunuz? Niçin ulaşmak istediğiniz yere ulaşmak istiyorsunuz?

Dikkatli düşün ve yerde fazla kalmayın: Mutlaka düşeceksiniz! Akıllı insan mutlaka düşeceğini bilir. Bu sebeple de düşmeyi çok iyi öğrenir. Savaş sanatları çalıştığım en önemli ustam Namık Ekin’den Judo öğrenmeye başladığımda bana “insanları düşürmenin kolay ama düşmeyi öğrenmenin zor,” olduğunu söylemiş ve eklemişti. “Rakibin seni düşürdüğü için değil düşmeyi bilmediğin için yenileceksin.” Düşmeyi öğrenin. Düşerken kendinize zarar vermemeyi öğrenin. Bunu öğrendikten sonra öğrenmeniz gereken ikinci en önemli şey de yerde geçireceğiniz her saniyenin yerden kalkmayı iki katı daha zor hale getireceğidir. Sabah saatin alarmı çaldığında alarmı her ertelediğinizde uykudan uyanmanın zorlaşması gibi yerde kalacağınız her an kalkmanızı zorlaştıracak ve sizi türlü tehlikelere açık hale getirecektir. Düştüğünüzde dinlenmezsiniz. Düşmek dinlenme fırsatı değildir. Bu yüzden de ekonomi ya

da hayat sizi yere çaldığında duygularınıza, aklınızın size anlattığı hikayelere kapılıp yerde kalmayın. Hikayeleri sonraya bırakın, duyguları sonraya bırakın ve ayağa fırlayın. Savaş sanatları ustam Namık Ekin, henüz bir beyaz kuşak sahibi savaş sanatı öğrencisiyken kendisi ile müsabaka yapmama müsade etmişti. Mahsustan bıraktığı açıklarını yakalayıp vurabildiğimi görünce beni feci dövmüştü. Öyle ki bir darbe aldığımda yere düşüyordum. Ancak yere değmem ile ayağa fırlamam eş zamanlı oluyordu. Namık hocam bir yumruk ya da tekme ile beni yeniden yere fırlatıyor ve ben yere değer değmez ayağa fırlıyordum. Acının ya da korkunun beni durdurmasına müsade etmiyordum. En sonunda Namık hocam beni durdurmanın tek yolunun boğarak bayıltmak olduğunu fark etti ve öyle de yaptı. Namık hocamın sonradan bana söylediğine göre ayılırken yumruk atmaya çalışıyormuşum. Bu müsabaka üzerine beni özel olarak eğittiği öğrencilerinin arasına almıştı. Pes etmeyin! Pes etmeyi lügatınızdan çıkarın. Yere değdiğiniz anda yerden fırlayın. Eğer yaşıyorsanız mücadeleyi sürdürebilirsiniz.

Kazanmanın ötesinde bir amacınız olsun: Kazanmak zor değildir; zor olan kazandığınızda bu kazanç ile ne yapacağınızdır. Kazanmak için eğer yeterli motivasyonu varsa 100 insanın 99’u büyük şeyler yapabilir. Ancak kazanan 100 insandan ancak 2si 3ü

kazandığı şey ile kalıcı tatmin bulabilir. Bu sebeple eğer amacınızı, istediğiniz şeyi kazanmanın kendisi olarak ortaya koyuyorsanız ne yazık ki o kazanca ulaştığınızda mutluluğunuz sonlanacaktır. Kendinizi anlam kaybı ile karşı karşıya bulacaksınız. Bu nedenle amacınız kazanmak değil, o kazanç ile yapacağınız şeyler olmalıdır. Bunun için de planlarınız kısa vadeli değil uzun vadeli olmalıdır.

Bugünü yaşayın ama geleceğe odaklanın: Ne yazık ki günümüzün en büyük palavralarından bir tanesi şimdiki zamanda yaşamak, ânı yakalamaktır. Aslında şimdiki zamanda yaşamak ya da ânı yakalamak elbette gereklidir; eğer bu iddiamız ile doğru şeyi imâ ediyorsak. Eğer ânı yakalamak geleceği değerlendirmeyi bırakmak ve uzun vadeli planlara sahip olmamak anlamına geliyorsa o zaman şimdi zaman bizim için hayatın en büyük kaçışı ve aynı zamanda en büyük tuzağı olabilir. Hatta hayatımızdaki en büyük trajedilerin kaynağı dahi olabilir.

Canlıların biyolojik olarak şimdiki zamana yaşamak için odaklandıkları bir gerçektir. Biz insan evladı birazcık matematik anladık ve biraz teknoloji geliştirdik diye birden gelecekte yaşadığımızı idda etmemiz son derece saçmadır. İnsan halen diğer canlılar gibi biyolojik dürtülerin etkisi altındadır. Bu dürtülerin içinde en önemlilerinden bir tanesi de şimdiki zamanı gelecek zamana tercih etmektir. Özetle, saygın bilim kurumlarında yapılan tüm psikoloji araştırmaları gösterir ki bir genelleme olarak bugün mutlu olmayı yarın mutlu olma ihtimaline tercih ederiz. Bu yüzden bize iyi geleceğini bilsek de şu an kendimizi oturduğumuz rahat koltuktan kaldırıp meditasyon ya da spor yapmayı zor buluruz. Bize iyi geleceğini bilsek de sağlıklı yemek yerine lezzetli bir yemeği tercih ederiz. Hemen şimdi elde edeceğimiz bir hazzı, gelecekte elde edeceğimiz bir iyi hale tercih ederiz. İşte bu genel eğilim kısa vade planlamayı uzun vade planlamadan daha çok tercih edilir hale getirir. Bundandır ki döviz yükselirken döviz satın alır, döviz düşerken döviz satarız. Oysa mantıken tam tersini yapmamız gerekir. Şu anki korkularımız uzun vade düşünmeyi ortadan kaldırır. Bu sebeple içinde bulunduğumuz bu zorlu ekonomik koşullardan da hayatın içindeki zorluklardan da kurtulmak için uzun vade planlamayı kısa vade planlamaya tercih etmeyi ve yarın elde edeceğimiz bir başarı için bugünkü haz arayışımızı dizginlemeyi öğrenmeliyiz.

Her şeyin bir ritmi olduğunu öğrenin: Her şeyin bir ritmi vardır. Her şey döngülere tabidir. Almanın zamanı, satmanın zamanı vardır. Tohumu ekmenin ve ekini hasat etmenin zamanı vardır. Doğru zamanda yapılan doğru eylemler mükemmel sonuçlar verse de yanlış zamanda yapılan doğru eylemler mükemmel sonuçlar vermeyecektir. Bu sebeple bir şeyi doğru yapmayı öğrenmekle kalmamalı, doğru şeyi doğru zamanda yapmayı da öğrenmelisiniz. Zamanlama yalnızca perspektif kazanan ve duygularını kontrol edebilen bir insanın başarabileceği bir yetenektir. Zamanlama becerisi hayattaki geliştirilebilecek en büyük, mutlak becerilerden bir tanesidir. Zamanlamayı anlayabilmek için ilk olarak ihtiyaçlardan kurtulmanız gerekir. İhtiyaçları olan bir insanın zamanlamayı kullanabilmesi imkansız olmasa bile oldukça zordur. İhtiyaçlarınızdan kurtulmanın yolu ise onları zorlanmadan karşılayabilir olmaktır. İnsanlar ihtiyaçları çabalamaya gerek olmadan karşılanan kişilerin zaman içinde daha da büyük başarılar kazandıklarını görüp “Para parayı çeker,” ya da “Başarı başarıyı getirir” gibi laflar söylerler. Keramet ne parada ne başarıdadır. Asıl keramet ihtiyaçtan arınmış, dolayısıyla endişelerinden ve beklentilerinden kurtulmuş bir insanın zamanlamayı kullanabilmesidir. Lao Tzu’nun söylediği gibi: “Bilgeler bir şey yapmaya çalışmaz. Bu sayede hiçbir şey eksik kalmaz.”

8

En yüce iyilik suya benzer.

Su binbir şeye yaşam verir ama bunun için çabalamaz.

İnsanların bulunmak istemeyeceği yerlerde bulunur,

Bu nedenle yakındır Tao’ya.

Yerleşimdeki en yüce iyilik doğru arazi;

Kalpteki en yüce iyilik, derinlik ve huzur;

İlişkilerdeki en yüce iyilik anlayış;

Sözlerdeki en yüce iyilik, içtenlik ve nezakettir.

Yönetimdeki en yüce iyilik, adalet;

Çalışmadaki en yüce iyilik, yetenekli ve yeterli olmak;

Eylemdeki en yüce iyilik, zamanlamadır.

İnsandaki en yüce iyilik, halinden memnun ve uyumlu olmak,

Böylece öfkeden ve çatışmalardan özgürleşmektir.

-Lao Tzu, Dao De Jing

Zamanlama olağanüstü bir güçtür. Hayatımı değiştiren en önemli şeylerden bir tanesi bir gün zamanın doğasını, dolayısıyla da zamanlamanın anahtarını keşfetmem oldu. Zamanın doğasını nasıl anlayacağımı keşfedinceye kadar bir durumun ne kadar süreceğini bilmiyor ve dolayısıyla planlama yapamıyordum. Planlama yapamadığım için de kendimi bir belirsizlik içinde buluyordum. Belirsizlik planlamayı oldukça zor bir hale getirir. Ne zaman ki zamanın doğasını anlamaya başladım işte o zaman anladım ki içinde bulunduğum dönem geçecek:

Son derece zengin bir ülkenin çok sevilen bir kralı varmış. Kral o kadar başarılıymış ki bir gün artık bu başarının ve zenginliğin halkına da yaraması için iyi niyetli ama başarısız bir takım girişimlerde bulunmuş. İlk olarak vergileri büyük oranlarda azaltmış. Vergiler azalınca halk çok rahat etmiş. Bu sayede tüketim maddelerinin fiyatları iyice düşmüş. Ardından kamu görevlilerinin maaşlarını büyük oranlarda artırmış. Çalışma saatlerini iyice azaltmış. Maaşları artan kamu görevlileri rahatça para harcamaya başlamış. Büyük festivaller şenlikler düzenlemiş. Halk bu festivallerle eğlenip mutlu olmuş. Komşu ülkelerle barışı tesis ettiği için ordusuna yatırım yapmayı bırakmış ve eğitim sürelerini azaltıp askerlerin maaşlarını artırmış. Mutlu olan askerler, bir savaş tehdidi altında olmadıkları için iyice rahatlamışlar. Halk son derece mutlu bir şeklide yıllarca yaşamış. Herkes kralını çok sevmiş. Lakin zaman içinde yavaş yavaş kraliyetin hazinesindeki para azalmaya başlamış. Kralın yaptığı yeni düzenlemeleri destekleyen dalkavuk danışmanlar krala devlet mallarını, arazileri, limanları satmayı önermişler. Kral ilk önce devlet için daha az önemli olduğunu sandığı varlıklarını satmış: maden çıkarma hakkı gibi, ormanlar gibi, kömür madenleri gibi, tarım arazileri gibi. Bunlardan hattı sayılır bir gelir elde ettiklerinde her şey yeniden yoluna girmiş. Hazinede yeniden para birikmiş. Gel gör ki hazıra dağ dayanmayacağı için bu para kısa sürede tükenmiş. Bunun üzerine Kral, yine danışmanlarından fikir almış ve danışmanlarının aklına uyarak bu sefer daha ciddi devlet mallarını satışa çıkarmış: stratejik devlet arazileri, limanlar, yolların kullanım hakkı, pazarların yönetimi gibi… Hazine yeniden para ile dolmuş. Tahmin edeceğiniz gibi hazinesindeki parayı kısa sürede tüketen kral bu sefer komşularından borç alarak hazinesini yeniden doldurmuş.

Tasarruf etmesi gereken Kral giderleri kısıp üretimi artırmak gibi önlemler almak yerine var olan düzeni, refahı korumak için hazinedeki parayı sonuna kadar kullanmış. Elbette hazinedeki para önünde sonunda bitince Kral bu kez yapacak bir şeyi kalmadığı için vergileri artırmaya kalkmış. Halk bundan hoşlanmamış ve mutsuz bir şekilde homurdanmış. Homurdanmış çünkü tasarruf etmeyi çoktan unutup gitmişler. Kral hemen ardından hazineye büyük bir yük olan festivalleri ve şenlikleri azaltmış. Sürekli eğlendirilip şımartılmaya alıştırılmış halk, şenlikler ellerinden alınınca iyice homurdanmışlar. Bu homurdanmalardan ürken kral bu sefer kamu çalışanlarının maaşlarını azaltmayı denemiş ama kamu çalışanları buna çok sert tepki vermiş ve işleri yavaşlamaya başlamışlar. Kral buna rağmen maaşları azalttığında ise rüşvet genel bir kural olarak uygulanmaya başlamış. Rüşvet krallığın her yerini sardığında tüm krallık komşu devletlere ve para babalarına peşkeş çekilmeye başlamış. Borç artmış, gelir azalmış, üretim durmuş ve nihayet komşu devletler alacaklarını tahsil etmek ve zor durumdaki ülkeyi büyük bir iştahla yutmak için saldırgan tavırlara girişmeye başlamışlar. Bunun üzerine kral orduyu göreve çağırmış ancak ne yazık ki eğitimsiz kalmış ve liyakatini kaybetmiş olan ordu savaşma gücünü çoktan yitirmiş.

Bütün bu acılara dayanamayan kral bir gece keder içinde odasına çekilmiş ve beyin kanaması geçirerek ölmüş. Kralın ölümünün ardından ülke büyük bir karmaşanın içine düşmüş. Bu karmaşa sürerken veliaht prensi eğitim görmekte olduğu yabancı topraklardan ülkesinin başına geçmesi için geri çağırılmış. Prens henüz çok gençmiş. Gençmiş genç olmasına ama akıllı bir genç adammış. Babasının ölümünün derin üzüntüsünü yaşadıktan sonra ülkesini nasıl kurtaracağını düşünmeye başlamış. Görevi imkansız kadar zor görünüyormuş. Dedik ya prens akıllıymış bu sebeple sağa sola babasının hangi danışmanını hiçbir zaman dinlemediğini sormuş. Bunun üzerine çevredeki insanlar yaşını başını almış küskün bir danışmanın adını vermişler. Prens, büyüklük taslamadan son derece mütevazi bir şekilde babasının dinlemediği danışmanı ziyaret etmiş. Bu danışman diğer danışmanlar gibi dalkavuk olmadığından Kral’a her zaman doğruları söylemiş ama doğruları duymak istemeyen kral tarafından asla dinlenmemiş. Bunu öğrenen genç prens yaşlı adamdan kendine danışmanlık yapmasını rica etmiş. Yaşlı adam gerçek bir vatansevermiş ve ülkesi ile halkının içinde bulundukları bu durum onu derinden yaralıyormuş. Prense danışmanlık etmek için tek bir şart koşmuş: Ona vereceği yüzünü her zaman parmağında taşıması. Prens, yaşlı danışmanın ona vereceği yüzünü her zaman parmağında taşıyacağına söz verdiğinde yaşlı adam baş danışmanlık görevini kabul etmiş.

Kısa bir sürede gümüşçülere sade bir yüzük yaptırmış. Bu tüzüğün üzerinde şu basit sözler yazılıymış: “Bu da geçecek.”

Prens, yaşlı danışmanına söz verdiği üzere yüzüğü parmağına tatmış ve asla çıkarmamış. Ardından danışmanının da yardımı ile yavaş yavaş tasarruf önlemleri almış, üretimi artırmaya çalışmış ve halkı yapacakları şeye inandırmaya uğraşmışlar. İlk başlarda her şey o kadar zormuş ki karanlık günler sanki hiç geçmeyecek gibiymiş. Genç prens ne zaman umutsuzluğa kapılsa parmağındaki yüzüğün üzerindeki yazıyı okurmuş: “Bu da geçecek.” Bu zor zamanların geçeceğine inanarak elinden gelenin en iyisini yapmış. Zor günler sanki sonsuzluk gibi gelse de en nihayetinde bir gün iyi zamanlar gelmiş. İyi zamanlar gelmiş ama son derece kısacık sürmüş. Bu dönemde her şey yoluna girmemiş ama bir süre için rahatlamışlar. Nihayet yüzler gülmese de en azından gözlerdeki yaşlar azalmaya başlamış. Bu rahat dönemde dinlenirken genç prens parmağındaki yüzükte yazan yazıyı okumayı asla unutmamış: “Bu da geçecek.”

Gerçekten de öyle olmuş. Kısa süren bir iyileşmenin ardından yeniden zor zamanlar gelmiş. Genç prens elinden gelenin en iyisini yapmayı sürdürmüş. Karanlık yeniden üzerlerine çöktüğünde parmağındaki yüzükte yazan yazıyı okumuş: “Bu da geçecek.”

Derken karanlık zamanlar bitmiş ve bir kez daha, ender de olsa insanların kahkahalarının duyulduğu iyi zamanlar gelmiş. Elbette genç prens parmağındaki yüzükte yazanları okumayı unutmamış: “Bu da geçecek.”

Kötü zamanların da iyi zamanların da geçeceğini anlayan prens kötü zamanlarda umutsuzluğa, iyi zamanlarda ise tembelliğe kapılmamış. Zaman içinde fark etmiş ki, kendini rehavete ve umutsuzluğa kaptırmadığında kötü zamanlar gittikçe daha kısa, iyi zamanlar ise daha uzun sürmeye başlamış. Bir gün öyle bir zaman gelmiş ki, iyi dönemler neredeyse bitmeyecek kadar uzun, kötü dönemler ise neredeyse hiç gelmiyormuş kadar kısacık sürmeye başlamış.

Bilge danışmanın yardımı, her şeyin geçici olduğunun bilgisi ve zamanın doğasını doğru değerlendirmesi sayesinde genç prens babasının hayallerinde bile göremeyeceği kadar refah içinde yaşayan bir toplum ve güçlü bir krallık yaratmış.

Yıllar önce Kalp Yolu derslerimde bu hikayeyi anlattığımda sevgili öğrencim Meltem Semizoğlu, pek çok öğrencime mükemmel birer yüzük tasarlamıştı. Bu yüzüklerin üzerinde “Bu da geçecek” yazıyordu.

Unutmayın: “Bu da geçecek!” Yeter ki doğru şeyleri yapmayı öğrenin.

Her bitiş bir başlangıcın tohumunu taşır.

Powered by Story Chief

About the Author:

Beden, enerji ve zihin gelişiminiz için
CEM ŞEN'DEN YENİ YAZI VE DUYURULARI ALMAK İSTER MİSİNİZ? 
E-posta listemize kayıt olunuz
Evet, İstiyorum
close-link